Mart 2015 - Gezi Partisi



‪#‎AliİsmailKorkmaz‬

Yollayan | Genel | Yorum Yok

‪#‎AliİsmailKorkmaz‬ yargılaması sona erdi. Hükmü, davayı açan iddia makamı/savcılık hariç, tüm taraflar temyiz etti. Şimdi söz, “temyiz mahkemesi” olan Yargıtay’da. Yargıtay, kararı tümden veya kısmen onayabileceği gibi bozabilir de…

Basına yansıdığı kadarıyla anladığımız, Mahkeme’nin sanıklarda “öldürme kastı” olmadığı gerekçesiyle “neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama”dan ceza vermiş bulunmakta.

Öncelikle belirtmek gerekli ki suçlar temelde ikiye ayrılır:

a) kasta dayalı suçlar,
b) taksire (kusura) dayalı suçlar.

Bir kişiye dolu silah doğrultur, tetiği çeker ve vurursanız, kastınız insan öldürmektir. Ancak temizlemekte olduğunuz silahta yanlışlıkla tetik düşürür ve vurursanız insan öldürme kastınız yoktur, “kusurlu hareket” nedeniyle cezalandırılırsınız. Sonuç aynı (ölüm) olsa da ceza adalet sisteminin gereği olarak, kasta dayalı (öldürme gibi) ağır suçlardaki ceza miktarları taksire dayalı olanlara kıyasla (doğal olarak) daha fazla tutulurlar.

Mahkeme gerekçeli kararında diyor ki “Ali İsmail’i döverek ölümüne sebep olanlar öldürme kastıyla hareket etmediler ve aralarında eylem ve fikir birliği yok”. Oysa herkes bilir ki bir insanın kafasına sert bir şekilde vurursanız, o kişiyi öldürme kastıyla hareket etmişsinizdir. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir (bkz. Y. 1. C.D. 29.12.1977 t. 1977/3678 E.-4134 K.; Y.C.G.K. 27.1.1986 t. 1985/270 E.-28 K.; Y.C.G.K. 12.6.1995 t. 1995/1-119 E. – 198 K. gibi).

Burada belirtmek gerekli ki bir Mahkeme, kararıyla herkesi ikna etmekle de yükümlüdür. Çünkü ceza yargılamasındaki asıl amaç; maddi (salt) gerçeğe ulaşmaktır.

Meseleye hukuki açıdan ve içtihatlara dayalı olarak bakıldığında neredeyse (hukuki açıdan) tıpatıp aynı olaylarla da karşılaşmaktayız. Örneğin Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 12.6.1995 tarih ve 1995/1-119 Esas, 1995/198 Karar sayılı içtihatında;

“””Kastı aşan müessir fiil sonucu adam öldürme ile kasten adam öldürme arasındaki ayırıcı kriter; manevi unsurun farklılığına dayanır. Birinci durumda, sadece daha hafif netice ( darp veya yaralama ) istenilmiş olup; daha ağır netice ( ölüm ) istenilmiş değildir. Fakat bu sonuncusu, yine de failin hareketinden doğrudan doğruya doğmuş bulunmaktadır. Ancak, fail daha ağır neticenin gerçekleşmesini istemiş olduğu takdirdedir ki; kasten adam öldürme suçunun oluştuğu kabul edilir.

“””Buna göre; bir etkili eylemin nitelik ve şiddeti, ölümü “beklenir sonuç” haline getirmiş ve tıbbi müdahaleye rağmen, şahıs kurtarılamayarak ölmüşse; failin öldürme kastıyla hareket ettiğini kabullenmek ve bu doğrultuda ceza yaptırımına yönelmek, zorunludur.

“””Maddi olayı değerlendirdiğimizde; sanık, kendisine hiçbir şekilde karşı koymayan maktulün başına ve vücudunun muhtelif yerlerine yumrukla, elindeki tabancanın kabzasıyla, birçok kere vurmuş ve bu darbeler sonucu maktül, yere düştüğü halde; bununla yetinmeyip, vücudunun çeşitli yerlerine, bu arada baş gibi hayati önemi haiz bölgeye, tabanca kabzası ve tekme ile vurmaya devam etmiştir. Ancak maktulün kendisinden geçip, hareketsiz kalması üzerine; eylemine son vermiştir. Darbelerin nitelik ve şiddeti ile sürekliliği ve olayın seyri göz önünde tutulduğunda; sanığın eylemini kasten adam öldürme olarak nitelendirerek uygulama yapan Yerel Mahkeme hükmünün, Özel Darece onanmasında; bir isabetsizlik yoktur.”””

Görüleceği gibi hukuki açıdan neredeyse tıpatıp aynı gerçekleşmiş bir olayda Mahkeme, eylem için “neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” değil, “insan öldürme” demiş; temyiz incelemesini yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesi de, aynı görüşü benimsemiş ve hükmü onamıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise,

“””İşveren olan sanık; işyerinde uzun zamandır çalışan ve aralarında geçmişe dayalı bir husumet bulunmayan maktule, kendisi için sarfettiği ve açık kalan telefondan duyduğu hakaretamiz sözler üzerine; alkollü bir vaziyette işyerine gelerek, elinde tabancası da olduğu halde, tekme ve yumrukla, ayrıca tabancanın kabzasıyla başına ve vücudunun muhtelif yerlerine vurmak suretiyle; 3.07.1992 tarihinde etkili eylemde bulunmuştur. Ölüm ise; olaydan çok sonra, 30.3.1993 tarihinde gerçekleşmiştir. Sanık savunmasında; maktulü öldürmeyi istemesi halinde, buna engel bir durum bulunmadığını; tabanca ile ateş etmek suretiyle öldürmesinin, mümkün olduğunu söylemiştir. Adli Tıp Raporu’ndan da anlaşılacağı gibi; kafaya vurulan ve ölüme neden olan darbe veya darbelerin, kafa kemiklerinde kırık, çatlak ve çökme yapacak şekilde, şiddetli olarak vurulmadığı; künt darbe ile yetinildiği; engel de olmadığı halde, eylemin sürdürülmediği; maktulün hoyratça ve aşırı derecede dövüldüğü, sabittir. Bu durumda; sanığın kasten adam öldürme suçundan değil, kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürme suçundan dolayı cezalandırılması gerekir”””

diyerek itiraz etmiştir. Sonuç olarak mesele Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun önüne gelmiş ve Genel Kurul ise Başsavcılığın bu itirazını yukarıdaki gerekçelerle reddetmiştir.

Akla ilk gelen Ağır Ceza Mahkemesi Hakimleri’nin bu içtihatları bilmemesinin nasıl mümkün olabildiğidir.

Öte yandan Hukuk Fakülteleri’nde ceza hukuku derslerinde “kast” işlenirken “ani kast” da, çok üzerinde durularak ve pek çok örneklemeyle anlatılmaktadır. Çünkü ani kastın aksi planlamadır ve daha ağır cezai yaptırımlar gerektirir.

Ani kasta şöyle basit bir örnek verilebilir:

Hızla araba kullanan kişi yolunun üstündeki yaya geçidinde bir kişiyi gördüğünde “bana yeşil ışık yanıyor, yoldan çekilsin, koşsun, kaçsın” düşüncesiyle ve kendi hakkının yendiği zannının verdiği kızgınlıkla hızını daha da artırır; aracını yoldaki yayanın üstüne sürer. Bir yandan da ısrarla korna çalar fakat yaya onu kaale almaz. Şoför daha da kızar; hem hızını daha da artırarak hem daha da fazla korna çalarak aracını yayanın üstüne sürer, çarpar ve ölüme neden olur. İşte “öldürme kastı” burada önceden planlanmamış; aniden oluşmuştur.

Bir de “olası kast” vardır. TCK’nun 21. maddesine göre;

“””Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde; olası kast vardır”””

Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına; müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir.

Bir an için Ali İsmail Korkmaz’ın, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet eden bir “şüpheli” olduğunu var sayalım. Polisin görevinin “şüpheli”yi yakalamak olduğu, ancak yapılanın yakalamak ya da yakalamaya çalışmak olmadığı da açık. Bir kişinin kafasına ya da göğsüne sert bir şekilde yumruk veya tekmeyle veyahut sert bir cisimle vurulursa ölümüne sebep olunabileceğini, sokakta oynayan çocuklar dahi biliyorken; Ali İsmail’e vuranların bunu bilmemelerine imkan olmasa gerek.

Ayrıca ceza uygulamasının içinde “polis” sıfatıyla yer alanların, ceza hukuku ve kanun uygulamasında “savunma” amacına yönelik olsalar bile sopanın ve hatta ayakkabının insan üzerindeki etkileri nedeniyle “silah” olarak kabul edildiğini bilmemeleri düşünülemez (bkz. TCK. md. 6/1-f; ayrıca, Y. 3. C.D.’nin, 30.10.2013 tarih ve 2012/33887 E.-37253 K. sayılı içtihadı). O halde Mahkeme’nin bir insanı öldürecek derecede olan sanıkların “olası öldürme kastı” altında olmadıklarını, (mümkünse) delillerle ve akla uygun şekilde hükümde, -“kanun önünde eşitlik” ve “yargı uygulamasında birlik” adına da- açıklaması gereklidir ki; ceza hukukunun amaçları gerçekleştirilmiş olsun.

Gerek bu vesileyle ve gerekse Özgecan’ın katlinden sonra başlayan tartışmalar nedeniyle “duruşmadaki iyi hal indirimi” denilen, “takdiri indirim nedenleri” üzerine de bir şeyler söylemek gerekmekte.

TCK’nin 62. maddesi;

“””(1) Fail yararına, cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

“”“(2) Takdiri indirim nedeni olarak; failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri, kararda gösterilir”””

hükmünü haiz bulunmakta. Ne var ki uygulamada faillerin geçmişlerinden, sosyal ilişkilerinden ziyade “duruşmalarda gösterdikleri iyi hal”den bahisle, cezalarında standart indirimlere gidildiği görülmekte. Oysa “yargılama sürecindeki davranışlar”dan anlaşılması gereken, sanıkların gösterdikleri ve samimi olduğuna kanaat getirilen pişmanlıklar, nedamet olmalıdır. Yoksa sanıklar duruşmalarda zaten saygısızca davranamazlar; davranırlarsa, Hakim, duruşmanın disiplinine dair kuralları işletir. Yıllardır eleştirilen bu husustaki uygulama nedeniyle, mağdurların üzüntülerine ve insanların, hukuka inançsızlıklarına neden olunmakta; suçlular ise, büyük mutluluklara kavuşmaktalar.

Hiçbir ayrım gözetmeksizin adil ve bağımsız çalışan bir yargı sistemi, adaletin hakkıyla yerini bulduğu bir gelecek için hep birlikte çalışmaya devam etmeliyiz…

Gezi Partisi

‪#‎gezipartisi‬ ‪#‎gezi‬